16 Haziran 2010 - 19:30

Yaratıcıyı isbat eden önemli delillerden biri de tabiat aleminde var olan düzen, muhasebe, kanun ve belli bir programın varlığıdır. Bu da yaratıcının bilgi ve kudret sahibi bir varlık olduğunu göstermektedir. Ama biz bu düzenin yanı sıra bir takım tatsız olaylar ve düzensizliklerde görmekteyiz. Bu zahirde yaratıcının tedbiriyle uyuşmamaktadır. Örneğin fırtınalar, depremler, tabiat içindeki çatışmalar... Bu da alemin bir program üzere yaratılışının sağlam bir akıldan kaynaklandığını söylememize engel teşkil etmektedir.

Cevap

Dikkat etmek gerekir ki bu soru yeni sorulan bir soru değildir. İslami ve Yunanlı filozoflar hayır ve şer konusunu incelerken ve hayır ve şerrin iki ayrı yaratıcısı olduğunu dile getiren seneviyet (dualizm) görüşünü eleştirirken tatsız olaylar hakkında “şurur” (kötülükler) başlığı altında çok geniş açıklamalarda bulunmuşlardır.[2]

Bu sorunun kısaca cevabı şudur: İnsanın kötü ve dengesizlik olarak saydığı şeyler tümel düzen ile mukayese edildiğinde hayır ve düzenin ta kendisidir. Elbette oldukça küçük ve basit bir mukayese yapıldığında bu şeyler dengesizlik ve kötülük de sayılabilmektedir. Başka bir ifadeyle bütün hadiseler mutlak kötülük değildir. Göreceli bir kötülüktür ve tümel düzen işle mukayese edildiğinde bir çok faydaları bulunmaktadır. Öyle ki kötülükleri bunun yanında oldukça küçük kalmaktadır. Şimdi bu soruya cevap makamında iki hususu hatırlatmak istiyoruz. Böylece okuyucu kimse bu iki hususu göz önünde bulundurarak kolay bir şekilde sonuç elde edebilir.

Hüküm vermede insanın kendini esas alması

Bu tür olayları kötü ve dengesiz saymak insanın sınırlı bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan bu hükmü verirken kendini merkez ve ölçü almaktadır. Ardından bu tür olaylar hakkında hüküm vermeye başlayarak şöyle demeye kalkışmaktadır: Eğer alemin ilim ve kudret sahibi bir yaratıcısı varsa o halde bu fırtınaların sellerin, depremlerin, sebebi nedir? Allah yırtıcı ve öldürücü hayvanları neden yaratmıştır? Bütün bu kötü ve tatsız olayları vücuda getiren güç nedir? İnsan bu hükmü verirken sadece kendisini ve etrafındaki insanları göz önünde bulundurmaktadır. Dolayısıyla bu olayların kendilerine faydası dokunabilecek başka bölgelerde yaşayan insanları, geçmiş nesilleri ve gelecek kuşakları göz önünde bulundurmamaktadır.

Bu insan sadece kendi içinde yaşadığı toplumu göz önünde bulundurmaktadır. Gördüğü şey şudur ki fırtına evinin çatısını uçurmuş veya bir sel evine büyük zararlar vermiştir. Oysa bu olay başka bölgelerde yaşayan insanlar için hayati bir önem taşıyabilir. Ama insan bu hakikate göz yumarak görmezlikten gelmektedir. Aksi taktirde bu tür olaylar hakkında ivedilikle hüküm vermeye kalkışmaz.

Bu tür insanların verdiği hükümler tıpkı buldozerin hastane tesisi için çalışmasına kızan yaya kimsenin verdiği hükmü anımsatmaktadır, zira buldozerin çıkardığı toz ve toprak onu rahatsız etmekte, gözünü ve teneffüs organını incitmektedir. Yaya kimse bu tatsız olayın bir gecede yüzlerce hastayı kabul edecek bir hastanenin yapımı için bir ön çalışma olduğunu bilmemektedir. Eğer bu gerçeği bilmiş olsaydı asla bu toz ve toprağı bir kötülük unsuru olarak görmezdi.

Bu tür insanların rahatsızlığı tıpkı yarasanın ışıktan rahatsız olmasını andırmaktadır. Günün aydınlığı yarasanın gözünü kapatmaktadır. Oysa bu aydınlık başkalarının gözlerinin açılış nedenidir. Dolayısıyla başkalarının gözünü kapatan karanlık yarasaların gözlerini açmaktadır. Hz. Ali (a.s) Nehc’ul Belağa’nın on beşinci hutbesinde yarasa hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın şu yarasaların yaratılış hikmetlerinden bize gösterdiği şeyler, onun harikulade yaratışına ve sanatı­nın inceliklerine örneklik teşkil eder. Her şeyi harekete geçiren ışık yarasayı hapseder. Bütün canlıları hareketsiz kılan karanlıklar da onu harekete geçirir.”

Acaba yarasanın, insanın ve evrenin hayat sebebi olan güneş aydınlığının kötülüğü hakkındaki hükmü kesin ve mutlak bir hüküm olabilir mi?

Yırtıcı hayvanların pençeleri ve zehirli iğneleri bizim hoşumuza gitmemektedir. Ama o yırtıcı hayvan için düşmanı kendisinden uzaklaştıran ve hayatını temin eden etkili bir savunma aracıdır.

O halde biz bu olayları kötülük olarak adlandırıyorsak bu kendimizi ölçü aldığımız sebebiyledir. Bu durumda biz her şeyi oldukça dar bir çerçevede değerlendirmekteyiz. Eğer bu durumdan dışarı çıkacak ve olaya daha yüksek bir düzeyden bakacak olursak mutlak kötülük olarak verdiğimiz hüküm aynı zamanda göreceli hayır da olan göreceli kötülüğe dönüşür.

2-Her olay uzun bir zincirin halkalarından biridir.

Bir olayı diğer olaylardan kopuk olarak incelemek mantıklı değildir. Zira her olay dünyanın diğer bölgelerinde ortaya çıkan benzeri olaylarla tümüyle irtibat halindedir. Sadece benzeri olaylar değil geçmişte ve gelecekte ortaya çıkacak olaylar arasında da tam bir ilişki vardır. Dolayısıyla herhangi bir olayın hayır veya şer olduğu hakkında hüküm vermek için diğer olayları da göz önünde bulundurmak gerekir. Tabiat alemi birbiriyle irtibatlı olan bir takım neden ve sonuçlar zincirine bağlıdır. Hatta evinizde esen bir rüzgar dahi alemdeki karmaşık ve geniş boyutlardaki olaylarla irtibat içindedir. Bir zincir gibi birbirini takip etmektedir. Bir olayın hayır veya şer olduğunu değerlendirmek diğer olaylar göz önünde bulundurulmaksızın doğru değildir. Zira bir olay göz alıcı bir etkiye sahip olsa da ve şer olarak değerlendirilse de diğer olaylarla mukayese edildiğinde aralarında kopmaz bir bağ vardır ve enlem veya boylamında birçok olumlu etkilere sahiptir. Bir iki örnek vererek bu hakikati açıklığa kavuşturalım.

a-Deniz sahillerinde kasırga şeklinde ortaya çıkan bir rüzgar bir takım zararlara neden olmaktadır. Ama denizin ortasında kalmış ve hareket gücünü yitirmiş gemileri harekete geçirmekte ve denizin ortasında yaşamdan ümidini kesen binlerce yolcuyu kurtuluş sahiline ulaştırmaktadır. Böyle bir kasırga sahil bölgesinde şer olarak değerlendirilirken olayların diğer zincirleri göz önünde bulundurulduğunda yüzde yüz hayat kurtarıcı ve hayır olarak değerlendirilmektedir.

Aynı şekilde alemdeki bütün olaylar zincir şeklinde birbirine bağlanmış bulunmakta ve bu olaylar her bölgede ayrı bir şekilde kendini göstermektedir.

Aynı şekilde evlerin çatılarını ve ağaçları tahrip eden bir kasırga başka bölgelerde yağmur yüklü bulutları harekete geçirmekte ve ekin alanlarını sulamaktadır. Nitekim Araf suresi elli yedinci ayette şöyle buyurulmuştur: “O rahmetinin önünde rüzgarları müjdeleyici olarak yollayan Allah’tır. Nihayet onlar yağmur yüklü ağır ağır bulutları hafif bir şey gibi kaldırıp yüklendiklerinde bakarsın biz onları ölü bir memlekete gönderip oraya su indirmiş ve orada her türlüsünden ürün çıkarmışızdır.”

Bu rüzgarlar bulutları bir yerden başka bir yere götürdüğü gibi aynı zamanda ağaçları da aşılamaktadır. Nitekim Hicr suresi yirmi ikinci ayetinde şöyle buyurulmuştur: “Bir de aşılayıcı rüzgarlar gönderdik…” sonuçta bu rüzgarlar kirli havayı kanser edici yoğun gazları insan hayatının semasında ortadan kaldırmakta böylece milyonlarca insan tertemiz havadan istifade etmektedir. Şimdi bu kasırgayı ve şiddetli rüzgarları diğer olaylardan ayrı olarak değerlendirmek ve bu konuda ivedilikle hüküm vermek doğru mudur?

Biz olaylar arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurmalıyız. Geçmişte ve gelecekte ortaya çıkacak olayları birbiriyle ilintili olarak değerlendirmeli ve aralarındaki ilişkiyi iyi değerlendirmeliyiz. Böyle bir değerlendirmede bulunamıyorsak en azından olaylar hakkında susmalıyız.

b-Az veya çok zararlara neden olan her depremi de denizlerin gelgit olayının neticesi olarak kabul edecek olursak şüphesiz bundan ortaya çıkacak kayıplar da oldukça küçük görülecektir. Zira bazı varsayımlara göre depremin nedeni ay çekiminin yeryüzündeki etkisidir. Ayın sebep olduğu gelgit olayından ortaya çıkan hareketler denizdeki canlıların hayatını düzenlemede ve sahil boyunca ağaçları sulamada çok büyük bir etkiye sahiptir. Zira denizlerin gelgit olayının denize dökülmek üzere olan tatlı suları geriye itmekte ve milyarlarca ağacı sulamaktadır. Tabiat olayları arasındaki bu yakın irtibata rağmen olayları birbirinden ayrı olarak değerlendirmek ne kadar doğrudur. Şüphesiz bu kısır değerlendirme doğru değildir. İnsanın bu kısır ilmi, alemdeki bütün olaylar arasındaki ilgi ve irtibat hakkında kesin hüküm verme gücüne sahip değildir. Şüphesiz ilim ilerledikçe olayların birbirine bağlı halkalarını bizler için ortaya çıkarmakta ve bizleri olayların mutlak hayat verici etkileriyle tanıştırmaktadır. İnsan bu bilgiler ışığında Kur’anın insanın ilmi hakkında söylemiş olduğu sözün değerini anlamaktadır. Nitekim Kur’an şöyle buyurmuştur: “Size ise pek az bilgi verilmiştir.”[3]

ve hakeza Kur’an şöyle buyurmaktadır: “Onlar bu dünya hayatının dış yüzünü bilirler”[4]

3-Şer ve kötülük göreceli bir kavramdır

Bu açıklamadan da anlaşıldığı üzere kötülük her ne kadar dış alemde bir görünüm ve isme sahipse de mukayese edildiği an insanın zihnine giren zihinsel bir kavramdır. Yani kasırga, zarar gören sahil sakinlerine oranla mukayese edildiğinde kötülük olarak adlandırılmaktadır ama denizde duran gemilerin harekete geçirilmesine oranla değerlendirildiğinde kötülük değil, hayır olarak değerlendirilmektedir. Akrebin zehiri kendisi için hayat vericidir. Ama insanın kanı ile mukayese edildiğinde öldürücüdür. Aynı şekilde yırtıcı hayvanların öldürücü pençesi de kendileri için hayırdır ama ormandaki zayıf hayvanlar için azap vesilesidir.

Başka bir ifadeyle şer, gerçek bir varlığa sahip değildir. Yani bir varlık diğer varlıklardan ayrı olarak değerlendirildiğinde şer olarak adlandırılmaktadır. Dolayısıyla da Allah’ın neden böyle bir varlığı yarattığı sorgulanmaktadır. Oysa varlık aleminde var olan her şey diğer varlıklarla mukayese edilmedikçe tümüyle şer olarak nitelendirilemez. Ama bazı varlıklar diğer varlıklara oranla değerlendirildiği zaman zihnimiz bu tür nitelikleri üretmektedir. Oysa dış alemde bu niteliklerin bir gerçekliği yoktur. Örneğin bizim zihnimiz beş yüz metrelik bir evi bin metrelik bir evle mukayese ettiği zaman birincisini küçük ikincisini ise büyük olarak nitelendirmektedir. Oysa hakikatte dış alemde biri beş yüz diğeri ise bin metre olan sadece iki ev vardır. Ama zihnimiz bunları birbiriyle mukayese ettiğinde bu iki niteliği (büyüklüğü ve küçüklüğü) üretmektedir. Asıl sorun bir şeyin mutlak kötülük olarak nitelendirilmesidir; göreceli kötülük olarak nitelendirilmesi değil. Zira bu göreceli kötülük bizim zihnimizin ürettiği bir kavramdan başka bir şey değildir.